Vaziyetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vaziyetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2012 Perşembe

Kıpırdak


Kreşten eve dönerken arabada bir çırpıda sıraladı... Neredeyse nefes almadan...  Daha önce hiç olmamıştı böyle bir isteği.

"Annecim evimize bi kedi ya da köpek alalım mı? Ama köpeği daha çok seviyorum ben. Ama gerçek olsun anne. Yani kıpırdasın. Sadece kulağı ve kuruğu kıpırdamasın, her yeri kıpırdasın. Gerçek olunca öyle olur. Ben onu seveyim, okşayım. Ama beni ısırmasın. Eğer benim olursa ısırmaz di mi anne? Hep korur beni di mi? Alalım mı anne kıpırdayan bi köpek? Ben onunla yatarım hep. Yanımda yatar. Ama sen yatma anne yanımıza. Üçümüz siymayız yatağa. Olabiler mi anne?"

Bilmem olabiler mi? Acaba bir köpek alsak sen bensiz uyuyabiler misin?

23 Aralık 2009 Çarşamba

Biz ağacımızı süsledik... Şimdi Noel Baba'yı bekliyoruz:)





Aslında çok oldu… Yazamadım araya başka şeyler girince… Eğlenceli olacağını biliyordum ama zor olacağını düşünmüştüm… Olmadı… Başlarda belki…

Dedim ki; “Baktık Nilsu’dan kurtuluş yok balkona koyarız. Nasıl olsa cam kapama var. Hem apartmana da bir renk gelir”. Ona da gerek kalmadı…

Çıkardım diplerden kutuları… Getirdim, koydum salonun ortasına… Küçük cimcime bekliyor merakla içinden ne çıkacak diye… Tam da ona göre… İncik cincik derler ya hani…

Önce ağacı kurdum… İlgilenmedi pek… Aklı toplarda, meleklerde, renkli ışıklardaydı tabii… Sonra birlikte süslemeye başladık… Önce oyun sandı… Ben taktım, o çıkardı… Nerdeyse pes edecektim ki vazgeçip, takmam için süsleri birer birer bana vermeye başladı… Işıkları takıp, yaktığımda hayretle izliyordu koca ağacı…

Artık ağaca dokunmanın çok tehlikeli olduğunu anlattım… Nasıl olduğunu bilmiyorum ama anladı… Bir adım gerisinde duruyor günlerdir… Adres değişikliğine gerek kalmadı… Pimpirikliyimdir ya ben yatarken de, evden çıkarken de elektrik bağlantısını kesiyorum… Sabah uyanır uyanmaz babasına açtırıyor ışıkları, eve gelince de bana…

Süsleri yenilemeyi düşünüyordum ne zamandır… Ama evin cücesi nasıl olsa bırakmaz dal üstünde diye vazgeçtim… Bal gibi de olurmuş… Artık kısmet bir dahaki kışa…

15 Aralık 2009 Salı

Tipitipler




Burcu ve Sermin, yanlarında muhteşem kavalyeleriyle birlikte bizdeydiler cumartesi günü… Bizim evin küçük hanımı zaten bekliyordu bu misafirliği… Zira annesi bir gün öncesinden kendisine bahsetmişti… Beni arabada eve dönerken tepkisiz ve de sessiz bir şekilde dinleyen küçük hanım meğerse her şeyi anlamış, hatta kendi içinde heyecan yapmış…

İlk olarak Arda ve Burcu ikilisi geldiler… Nilsu henüz uyuyordu onlar geldiğinde ama hemen uyandı… Odasına gidip, beklenen misafirin geldiğini söylediğimde beni bile şaşırtacak kadar heyecan ve coşku gösterdi… Üstünü nasıl giydirdim bilmiyorum… Yerinde duramıyordu bir türlü ve kendi diliyle bir şeyler söylüyordu… İlk kez bir araya gelmelerine rağmen çok sıcak karşıladılar birbirlerini… El ele tutuşmalar, dudaktan öpüşmeler (ki bunu hayret ve şaşkınlıkla izledik) ve unutulmaz diyaloglar… Konu salıncak olunca bir ara bozuşur gibi olsalar da durumu çabuk kurtardılar.

Çınar ve Sermin ikilisinin de gelmesiyle kadro tamamlandı. Bu kez Arda ile Çınar arasındaki çekişme görülmeye değerdi… “Ne seninle, ne sensiz” diye bir deyim vardır ya… Tam da öyle bir durum onların ilişkisi… Ben sanırım en çok onlara güldüm… Çok tatlı bir çekişme var aralarında… Çekişme dediğime bakmayın, çok da seviyorlar birbirlerini… O yüzden komik ya zaten… Bir ara oğlanlar yerde araba sürerken, Nilsu müziği açmış kendi kendine dans ediyordu… Cinsiyet ayrımı bu kadar erken başlıyor işte… Sonuçta bisikleti paylaşmada birazcık (!) sorun yaşasalar da, birbirlerine kurabiye yedirecek kadar da uyumluydu her biri…

Dip: Biz çok eğlendik ve asıl biz inceliğiniz için teşekkür ederiz:)

14 Aralık 2009 Pazartesi

Küçük tosbağa

Geçenlerde Deniz, Yaz’ın komik hallerine ilişkin bir şeyler yazmıştı… Emeklemeyle ilgili… Fark ettim ki hiç bahsetmemişim… Unutmadan yazayım istedim… Unuttuklarım, hep hatırladıklarımdan fazla olacak ama…

Nilsu hiç yüzüstü durmayı seven bir bebek olmadı… Ben şöyle kolları güçlensin diye çevirdiğimde kıyamet kopartıyordu… Bebeklerin çoğu 3-4 aylıkken dönmeye başlarken, bizimki nerdeyse yaşına kadar dönmedi… Şaka değil bu ama… Önceleri endişelenip doktora sordum… Bazı bebeklerin yüzüstü pozisyonu sevmediği için geç döndüğünü, bunun gelişmesiyle ilgili bir anormallik olmadığını söyledi… Bir ara kızıma döndürme çalışmaları yaptırdığımı bilirim… Ama baktım sonuçta bir değişiklik yok, ben de vazgeçtim boşa kürek sallamaktan…

Hal böyle olunca, yani bizimki yüzüstü pozisyona bir türlü geçemeyince emekleme olayı da otomatik olarak atlanmış oldu… Hatta emekleme olmadığı için oturduğu yerden kalkması da bir hayli zaman aldı… 11 ayını doldurmadan yürüdü… Emeklemeyi hiç bilmedi… Yürüdü ama düştüğünde kalkmayı çözemedi… Komik bir kızım var benim diye boşuna söylemiyorum…

Derken yürümesi gelişti, kalkmayı öğrendi, çömelmeyi söktü hatta koşmaya başladı ama emeklemenin ne olduğuna dair bile hiç fikri olmadı… Ve bir gün biz Mygym’e gittik… Fark ettim ki emeklemeyi bilmeyen tek çocuk bizim bücür… Tünellerden geçecek ama nasıl… Diğer bebekler pıtır pıtır geçerken bizimki şaşkın şaşkın bakıyor… Anlattım durumu, hocalar da şaşırdı…

Sonraki günlerde babası beni emekleme çalıştırmaları yaparken bulunca çok dalga geçti “Çoktan yürümüş bir çocuğa emekleme mi öğretilir” diye… Anlattım durumu… Kimseler duymasın bir ara birlikte emekledik evin içinde… Neyse ki çabuk kavradı. Şimdi bunu genelde bir oyun gibi görüyor… Hatta ara sıra emekleyerek araba bile sürüyor… Ama nasıl desem, ustalaşamadı hiç… Yani diğer çocuklar fırlayıp giderken, bizimki biraz kaplumbağa hızında kalıyor biraz… Olsun… En azından artık tünellerden geçebiliyor…

8 Aralık 2009 Salı

Çok hassasız biz çoook


Bayramdan önce Kavramlar serisinin yeni bir kitabını almıştım… Şu sesli, müzikli olanlardan… Duyguları tanıtıyor… Yeni bir kitap, yeni sesler farklı geldi bizim bücüre… Çok sevdi önce… Aslında hep sevdi… Hala da seviyor… Sadece tepkiler çok ilginçti…

Üzüntü- ağlama, mutluluk- gülme, kızgınlık- hmmm şeklinde bir kızma efekti ve şaşkınlık-aa şeklinde bir efekt… Önce keyifle okuttu bana… Düğmelere basıp, merakla izledi… Ben ve babası sesimiz yorum katarak okuduk hatta… Sonra ne olduysa bir şey oldu… Bizimki kendini kaptırdı olaya… Gülme tuşuna basınca gülücükler attı, ağlama tuşuna basınca 3 saniyede farklı bir moda girip ağlamaya başladı… Şaşırmaya basınca aniden susup o da şaşırdı… Ve bu yalnızca bir kez olmadı, defalarca tekrarlandı 3-4 gün boyunca… Ne diyeyim kızım ya rol kesmeyi ya da empati kurmayı çok iyi beceriyor…

Bir türlü videosun kaydetmedim… Hani hep sonraya atarsın ya… Çok pişmanım… Zira artık bu tepkileri vermiyor… Ya alıştı, ya sıkıldı… Oysa gören, tanık olan herkesi bitirmişti…

4 Aralık 2009 Cuma

Ceviz kabuğu

Taze cevizi çok severim ben… Kırar, hiç üşenmeden kabuklarını soyar, sonra da büyük bir keyifle ve afiyetle yerim… Kışa girerken de birkaç tanıdığı arayıp kilolarca ceviz sipariş ettim… Fırsat bulduğumuz her anda da kırıp, mideye indirdik… Bizim bücür de nasiplendi bu durumdan bolca… Pek sevdi, pek yedi… Üstüne bize yedirdi minik elleriyle…

Geçenlerde hani aktivite olsun diye sırf biraz ceviz ve iki kase koydum önüne… Maksat cevizleri birinden diğerine geçirmek… İkinciden sonra sıkıldı küçük hanım… Kaseleri dağıttı… Sonra iki ceviz aldı küçük avuçlarının arasına… Sıkıp, kırmaya çalıştı… “Sen ne ara öğrendin ceviz kırmayı” demek geldi içimden. Bu arada yüz ifadesi inanılmazdı… Aynı bizim kırarken yaptığımız gibi gözler bir miktar kısık, ağız büzülmüş hafiften ve bir zorlanma görünümü kaplamış bütün suratını… Beceremedi tabii… Bir müddet uğraştıktan sonra uzattı bana… “Açççç”

Öyle güzel söylüyor ki bunu “ç”nin üstüne bastırarak ve uzatarak… Zaten her şeyi açıyoruz… Kapıyı, radyoyu, kalemi, mandalinayı, elmayı… Cevizi de açalım bakalım…

4 Kasım 2009 Çarşamba

Silikon dudak desem çok mu neşeli kaçar?

Dün almaya gittiğimde babannesi iki gözü iki çeşme ağlıyordu… Hoplayıp zıplarken koltuğun üstünde, başını vurmuş sert bir şekilde… Yumuşak olduğu için kafasına bir şey olmamış ama o hızla dişler dudaklara geçip yarmış… Kanamış biraz… Biraz da şişmiş… Onun canı benim canım… Yanmaz mı? Yandı tabii… Ama babannesini sakinleştirmeye çalıştım, olacak bunlar diye… Çocuk bu… Kim yara bere almadan büyümeyi becerebilmiş ki? Önemli olan ciddi bir şey olmasın… Hele bizim bücür kadar hareketli bir çocuksa bu tür sonuçlar kaçınılmaz… Düz duvara tırmanacak nerdeyse…

Bu pozuyla afacan oğlan çocuklarına benziyor… Ama inanın bazen ruhunun da öyle olduğunu düşünüyorum…

30 Ekim 2009 Cuma

Bir daha olur mu ki?


Bir önceki yazıma yazdığı yorumda “Bu aydan sonra molalar artacak” demişti Dijle… Tam 17. ayını doldurduğu gün, yani geçen cumartesi deliksiz uyudu bizim bücür… Ben mola derken bir kez uyanmasını kastetmiştim. Aylardır deliksiz uyumadığı için bunun düşünü bile kurmazken, bir mucizeye tanık olmuş olmanın sevinciyle şakıyarak uyandım sabaha… Annemle, babam bizdeydi. Erkenden çıktık akşam evden… Anneme sıkı sıkı tembih ettim kulağın Nilsu’da olsun diye. Daha yarım saat geçmeden uyanacağını, hatta biz gelinceye kadar birkaç kez tekrarlayacağını söyledim… Gece 12’yi geçe geldik eve. Hiç uyanmamış. “Baban çok okudu üzerine” dedi… Ben de okurum sürekli ama babama bir de babannesine çok güvenirim bu konuda… Bu arada ben deliksiz uyudum mu? Tabii ki hayır! “Niye uyanmadı, hah sanki sesi geldi şimdi uyanır, acaba üstü açıldı mı” gibi onlarca bahaneyle zırt pırt kalktım…

Ertesi gün de uyanmadı hiç… Hiç ama! Ve sonraki gün… Ve sonraki gün de… Bir mutluluk sardı bizi, bir umut… Ben Dijle’nin kulağını çınlattım sıkça. Dedik ki “Ya Dijle haklı ya da babam bu kez tam ciğerden üflediJ”… Sonra yani dördüncü günün ardından büyü bozuldu. Saat 1 buçukta ağlamaya başladı. Uyuttum kolayca. Yatırdım yatağını ama ben daha dalmamışken 20 dakika sonra yeniden başladı ağlamaya. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Uyanırdı, ağlardı ben yanına gidip alıncaya kadar ama susardı beni görür görmez. Önce direndi uyumamak için. Sonra ayağımdan inip bizim odaya koştu “Baba, baba” diyerek… Aldım getirdim tekrar, yine yaptı aynısını. İstedim ki uyanmasın babası da. Ama ağlamaya başladı. Zaten uyanıp geldi babası da…

İkimiz de ne yapacağımızı şaşırdık. Naptıysak susmadı, derdini anlatamadı, biz anlayamadık… Gecenin sessizliğinde yankılandı ev onun çığlıklarıyla… Yaklaşık 1- 1 buçuk saat sürdü bu durum… Dün gece de gece boyunca 6 kez uyandı... Ama bir önceki gece gibi bir şey yaşamadığımız için şükrettim… Babamı arayacağım… Ta oralardan kızıma ulaşacak kuvvette olsun bu seferki…

Ha bir de günlerin getirdiği başka şeylerden bahsetmek istiyorum ama hiç enerjim yok… O da bir sonraki post’a olsun…

13 Ekim 2009 Salı

Kıymetlidir bizim çenemiz


Aşağıdan zile basınca beni kapılarda karşılar küçük cimcimem… Ben asansörden çıkınca heyecan yapar ve sevinç içinde bana koşar… Gözü bir şey görmez… Geçenlerde daha “dur, yavaş” demeye kalmadan paspasa takılıp düştü… Alnını hafifçe yere çarptı… Önemli bir şey değildi ama babannesi biraz kızaran alnına şişer diye buz koydu… Hiç hoşlanmadı tabii bizim bücür bundan… Soğuk, sıcak sevmiyoruz ya…


Dün yatağında zıplarken çenesi çarpmış bu kez… Çarpma olayının hemen ardından babannesi, ayağını burkan dedesi için buz hazırlamış… Bizimki buzu görünce kendisi için olduğunu düşünmüş doğal olarak… Unutmamış hani… Eli çenesinde (kamufle ediyoruz) tepinmiş, sonra da kapının arkasına saklanmış sessizce… Çıkartamamışlar bir türlü… Ben geldiğimde eli hala çenesindeydi… Nasıl bir koruma anlatamam… Köşe bucak kaçtı babanneden… Ta ki arabaya binip, kendini güvende hissedene kadar da o el inmedi çeneden…

9 Ekim 2009 Cuma

Bittiiii


Sabahları babanneye giderken çok sessiz oluyoruz arabada… Başını yana çevirip dışarıyı izliyor… Arada bir şeyler soruyorum, anlatıyorum ama “Sen dön önüne, arabanı kullan, beni de rahat bırak” der gibi bir hali var…

Ben arabada müzik dinlemeye bayılırım… Radyom her daim açıktır… Bakıyorum bazı şarkılara ufaktan eşlik ediyor… Dönüş ise daha farklı… Sürekli konuşmak istiyor… Ben de konuşup, şarkılar söylüyorum… Sabahki sükûnetten eser yok…

Shantel’in “Disko Partizani” şarkısını çok sevdi. Balkan ezgileri taşıyor ve o kadar kıvrak ki tepkisiz kalamıyor… İki gündür arabada o çalıyor. Araba koltuğunda eller alkış modunda, ayaklar havada…

Ama en güzeli kontağı kapatıp da müziğin sesi ansızın kesildiğinde elerini iki yana açıp “Bittiii” demesi… Ben hiç öğretmedim oysa ki…

30 Eylül 2009 Çarşamba

Telefon ve...

Telefonda konuşmak yerine dinlemeyi tercih eder çoğunlukla… Anlamsız (ki eminim kendince çok anlamlıdır) bir kaç hece söyledikten sonra susar… Ama elinden alamazsınız o telefonu…

Babannesini aradım biraz önce napıyor diye… Bak anne diye eline verdi telefonu… Her zamanki gibi bir şeyler söylemeye çalıştı… Ben de onu çok özlediğimi ve sevdiğimi anlattım… Babannesinin sevgi dolu çığlıkları yükseldi sonra arka fondan… Meğer ben onu özlediğimi söylerken o da telefonu öpüyormuş…

Ağlamak istiyorum ve onu sımsıkı sarıp içime sokmak…

29 Eylül 2009 Salı

Ama yütfennnn

İş çıkışı babannesinden aldım ve eve gittik… Daha eve girerken başladı huysuzluğumuz… Soğuk filan umurunda değil… Ona kalsa sokaktan hiç girmeyecek… Resim kağıtları ve pastel boyalar almıştım… Birlikte resim çizdik… Ben bebek, kuş, köpek çizdim; o öptü her birini teker teker… En çok bebeği sevdi “bebe” diyerek… Tüm yeteneksizliğime rağmen benzetti ya ona şaştım… Pastelin ters tarafıyla boyama konusunda ısrarcı davrandı… Sonunda bıraktım doğrusunu göstermeye çalışmayı… Zar zor onu yedirdikten sonra bizim için bir şeyler hazırlamaya çalıştım… Bir iş, iki oyun şeklinde… O kadar huysuz ve memnuniyetsizdi ki ne yapsam kar etmedi… Babası gecikince sanki daha bir huzursuz oluyor… İşi gücü bırakıp kitabının resimlerine baktık birlikte sonunda… Sakinleşti biraz…

- Bak annecim kedi varmış burada… Ne güzel di mi? Kedi nasıl ses çıkarır? Miyavvvv…
- Miyaammm, miyaaamiii- Bak bu da köpek… Köpek nasıl ses çıkarır peki? (Bunu bildiği için ipucu yok)
- Hoh hoh (Dudaklar büzülüyor bu esnada)- Aaaa bak kuş
- Kuşşşş- Bu da abi
- A- bi
- Bu abla
- Abla- Bak bu da anne
- ???
- Anne hadi sen de söyle
- ????- Peki ben kimim?
- ???- Anne, an-ne… Hadi birtanem anne de bakiyim
- ????
- Ama lütfen annecim… Hadi yüttfennn… An-ne
- ???- !!!!?????!!!! (Pes ettim)

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kusursuz anne mi? O ben değilim!

Dün oturabilmiş olsaydım şu monitörün karşısına çok şey yazabilirdim aslında… Hani çok dolu olduğunuz anlar vardır ya, büyük bir basınçla çıkar içinizde ne varsa… Şiddetinden siz bile şaşkına dönersiniz… Ama bugün… Bugün daha iyiyim sanırım o yüzden…

Sevgili Zeynep’in sıkça dile getirdiği bir konu var… Evet gerçekten ara ara ben de düşünüyorum bunu… Şu blogcu anneler sinirleri alınmış bir grup azınlıktan mı oluşuyor? Yoksa hepsi mükemmel mi? Ya da belki hepsinin çocukları bir melek? Daha kötü varsayımlar da var kafamda… Belki de ben annelik için yeteri kadar uygun değilim…

Zaman zaman çok farklı konularda yazmak istesem de buraya kızımın bloğu gözüyle baktım hep… Bu yüzden onun dışında pek fazla şey olmadı bu satırlarda… Kötü şeylere gelince… Ben daha çok bunları bir gün kızımın okuyacağını düşündüğüm için güzelliklerle dolu olsun istedim… Ama kim bilir belki farkında olmadan şu mükemmel blogcu anne baskısı altında ezilmekten korkmuşumdur… Bilemiyorum…

Bugünlerde yorgunum… Fiziksel bir yorgunluk değil sadece benimki… Zihnen de yorgunum… Oysa kendimi dinlediğimde mutlu olmak için ne kadar çok sebebim olduğunu sevinçle fark ediyorum… Ama unutuyorum o koşuşturma ve yorgunluk içinde…

Nilsu çok zor bu günlerde… Ve ben bir yerlerde yanlış yapıyorum sanırım… Onlarca anne, okunan kitaplar, uygulanan metotlar bana istediğim cevabı veremiyor… Karşımda ezber bozan bir bücür, sanki beni parmağının ucunda oynatıyor… İnatlaşma uç sınırlarda… O kadar uçlardaki bana meydan okuduğu hissine kapılıyorum sıklıkla… Oysa ben ona “hayır”ı öğretmiştim çoktan… Neyi yapıp, neyi yapamayacağını bilirdi… Son günlerde tüm hükmünü yitirdi bu kelime…

Bir kere erkek çocuklarını aratmayacak kadar hareketli… Nerde muzur iş var onun peşinde… O kadar tehlikeli işlere kalkışıyor ki, bir an gözümü üstünden ayıramıyorum… Yapmaması gerek her şeyin farkında ama gözümün içine baka baka, yüzünde çok anlamlı bir gülümsemeyle bana kafa tuttuğunu göstermek istercesine yapıyor her birini… Yemek yeme olayımız kabusa döndü… Meyve, süt ve vermemek için direndiğim faydasız her türlü yiyecek dışında nerdeyse hiçbir şey yemek istemiyor… Bazen aldırmaz davranabiliyorum ama bazen çıldırma noktasına geliyorum… Bakmayın öyle topiş göründüğüne… Depodan gidiyoruz bu aralar… Ki benim derdim kilosu değil… “Bu ay hiç kilo almamış” gibi kaygılar taşımıyorum… Ama kıyma, et, tavuk yemiyorsa çocuğunuz paniğe kapılıyorsunuz ister istemez…

Yemeğini önüne koyuyorum… Döke saça en fazla 5’te biri ağzını bulabiliyor ve hedefe ulaşıyor. Dün makarnayı çok sevdiği için kıymalı makarna yedirmeyi denedim… Arada kıymalar da nasibini almış olur diye… Birkaç çataldan sonda kendi yemek istedi… Tabii çatalla beceremeyince eliyle yemeğe başladı… Eller yağ içinde… Gözüme baka baka, beni kontrol ede ede tüm o yağlı ellerle kafasını ovuşturuyor… Ardından yine gözümün içine baka baka tüm makarnalar teker teker aşağı atılıyor… Keşke bir videosu olsa ve izletebilsem… Nasıl bir meydan okuyuş belki daha iyi anlaşılır… Beni kontrol ederek balkona çıkıyor ve bana bakarak, gülerek elinde ne varsa aşağı atıyor… İlgilenmediğimde vazgeçiyor çoğunlukla… Ama bazen öyle tehlikeli şeyler yapmaya kalkıyor ki müdahale etmeden yapamıyorum…

Bağımsızlığına çok düşkün… Dışarıda sürekli peşinden koşmak zorundayım… İstediği bir şey olmayınca ayak diriyor… Bağıra çağıra ağlıyor… Ve son moda kendini yerlere atıyor… Hani ay olarak biraz daha büyük olsak bunun iki yaş krizi olduğuna yemin edebilirim…

Cumartesi biz de özenip Mygym”e gittik… Sanırım o mindere oturmamak için direnen tek bebekti… On defa koşup, yakalayıp, tekrar oturduktan sonra pes ettim… Galiba biz henüz hazır değiliz böyle grup aktivitelerine…

Uyku hala bizim için ne olacağı belirsiz bir muamma… Sıklıkla düzenimiz bozuluyor… Bu konuda her metodu denedim… Birlike uyumaktan yatır-kaldıra, sallamaktan ferber’e… Tamam oldu dediğimiz bir noktada başa dönebiliyoruz… Şimdilerde gece uyandığında uyumamak için direnişler başladı… Bu bazen 1 saati bulabiliyor… Yalnızca bir kez uyansa buna razıyım… Ama…

Dün ipler koptu bende… Ağladım salya sümük… Keyfim yok, gücüm yok, kimseyle görüşesim yok… Sadece uykum çok… Ha bir de kafamdaki acımasız sorular…

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Daldan dala olacak ama...

Yine çok şey birikti yazacak ve ben yine yoğunluktan el atamadım sevgili bloğumuza… Aslında uzun uzun, her bir konuyu ayrı ayrı yazmaktı amacım ama sanırım bunun için biraz geç kaldım…

İlk kez havuzla tanıştı küçük cimcime… Babasını aradım… Dedim “Kıyamet kopardı”. “Hadi be” dedi… “Gerçekten” diye cevap verdim… İnanmadı tabii… Ben de yemin ettim… Şaşırdı, bozuldu biraz da… Suyu çok seveceğinden o kadar emindi ki… Sonra dedim ki “Tamam tamam, kıyamet kopardı ama havuzdan çıkarırken”...


Bu kadarını ben de beklemiyordum açıkçası… İki günde havuz sevdalısı oldu başımıza. Eskişehir’deydik biz bu hafta sonu… Sevgili kocacığımın yine tüm hafta sonunu ofiste geçireceğini ve yatmadan yatmaya geleceğini öğrenince, bari dedik gidelim… Cumartesi sabah hızlı trene bindik ana kız… Süper bir yolculuktu… Tam uyku saatine denk geldiği için yola çıktıktan bir süre sonra uyudu ve tüm yol boyunca da uyanmadı…

Bu konuyu ayrı bir postta yazmak istemiştim özel olarak… Ama dediğim gibi buna fırsatım olmadı… Bir ana oğul vardı trende… Nilsu ile aynı aylardaydı sanırım oğlu… Yol boyunca hiç susmadan ağladı… Bizimkinin oyuncaklarından verdim belki oyalanır diye… Sesten uyuyamadığı için böyleymiş… O kadar çaresizdi ki kadın, üzüldüm o hallerine… Bir yandan oğlunu avutmaya çalışıyor, bir yandan insanlara karşı mahcubiyet duyuyor. Bir yanda ne yapacağını şaşırmış bir anne, diğer yanda rahatsızlıklarını dile getiren yolcular… Ya gündüz saatinde, topu topu 1 buçuk saat süren bir yolculuk… Biraz katlansanız ne olacak… Var mı yapacak bir şey? Ama herkes birden iyi anne kesildi… Herkes biliyor susturmayı ama annesi bilmiyor… Kadıncağız oldu stres topu… İster istemez oğluna yansıtmaya başladı gerginliğini… Çok etkiledi beni o halleri… İnerken Nilsu’yu görenler, kadına laf sokmak istercesine. “Ay burada da bir bebek varmış ama varlığını bile fark etmedik” dediler; benim henüz uyanmış uyku mahmuru küçük kızıma bakarak… Ama kazın ayağı öyle değildi… Nitekim öyle olmadığını dönüş yolunda çok iyi anladık… Keşke diğer yolculara da gösterme şansımız olabilseydi… Nilsu uyku saatini biraz kaçırınca, yola çıktıktan sonra hemen uykuya da geçemeyince ilk yarım saati çok sıkıntılı geçirdik… Ben aynı durumu yaşamamak için vagondan dışarı çıktım ve arada uyuttum Nilsu’yu… Çünkü biliyordum ki dalıncaya kadar devam edecekti ağlaması. Ve daha ilk dakikadan sinirli bakışlar çevrilmişti üzerimize… Neyse ki yolun geri kalanı çok daha sakindi bizim için…

Bu gidişimde artık görüşelim dedik… Elif ve Zeynep ile cumartesi günü bir araya geldik… Rüya nezle olduğu için Elif onu evden bırakıp, kısa bir süreliğine uğrayabildi ancak… Yine de gelmiş olmasına çok sevindim… Tabi Rüya’yı da görebilseydim iyi olurdu. Bu bebekler çok şöhretli onu fark ettim… Uzaktan görür görmez tanıdım Beril hanımı… Yoksa Zeynep’i tanımam için yakasına beyaz bir gül filan takması gerekecekti… Beyaz elbisesiyle pek bir ciciydi o gün prenses… Gerçi son anda bir cadılık yapıp Nilsu’nun yüzüne küçük bir hatıra bıraktı ama… Zeynep de, ben de çok üzüldük… Ama beni asıl etkileyen yüzünde bir iz kalma endişesinden çok, Nilsu’nun yaşadığı şaşkınlık ve yüzünde beliren o ağlamaklı, kırılgan ifadeydi… Bir de kendime karşı yaptığım o acımasız sorgulama… “Keşke daha dikkatli olsaydım” diye… Nilsu bu aylardaki birçok bebeğin aksine vurma, ısırma, sıkma, tırmalama gibi şeyleri bilmiyor hiç… Bunları bilmediği için kendini savunmayı da bilmiyor doğal olarak… Güzel vakit geçirdik birlikte… Çocuklara rağmen sohbet edebilecek fırsat bulduk… Zeynep de çok tatlı bir insan…


Bu arada Beril’in gelişimi süper… Ama en çok hoşuma giden çömelmesiydi… Ben bu kadar erken çömelmeyi öğrenen pek çocuk görmedim… Ayrıca yürüyor olmasına rağmen annesinin etrafından ayrılmıyor pek… Oysa bizimkinin eyvallahı yok… Alıp başını gidiyor… Nereye olduğunun önemi yok hiç… Tabii bu yüzden ben her daim peşinden koşmak durumunda kalıyorum. Beril organlarını gösterirken de çok şekerdi… Akşam evde bunu anlatırken fark ettim ki uzun süredir üzerinde çalıştığım ama sonuç alamadığımı sandığım konuda aslında başarılı olmuşum… Ben Beril kulağını gösteriyor diye konuşurken bir baktım Nilsu sırayla kulağını, gözlerini, dilini gösteriyor… Çok şaşırdım… Özellikle kulak kısmına… Çünkü en az kulak üzerinde durmuştum. Meğer bu zamana kadar sırf inadından yapmazmış…

Hafta sonu bizim bücür için çok keyifliydi… Annemlerin evi site içinde olduğu için park, bolca yeşil alan, kum ve havuz olanakları var… Bu da en çok Nilsu’ya yaradı tabii… Ama en favori havuzdu onun için… Öyle ki dönerken, istasyonun karşısındaki parkın içinde süs havuzu görünce kollarını açarak koşmaya başladı sevinçle… Tutmasam bodoslama dalacak…

Aslında daha yazacak şeyler var ama çok uzadı bu post… Sanırım burada kessem iyi olacak…

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir cumartesi pazar daha geçti gitti

Yaz ne kadar kısa… Temmuz’un ortasına geldik bile… Tatile gidinceye kadar hafta sonlarını iyi değerlendirmek lazım. Ama Ankara’da o kadar az mekan var ki… Ya da belki de var da ben o kadar az yer biliyorum ki… Sağolsun Sermin’in yeni bloğu sanırım bu konuda herkese çok yardımcı olacak…

Cumartesi günü Mogan Park’a gittik… Cumartesi olduğu için çok boştu… Pazar günü gidenler çok kalabalık olduğunu söylüyor… Kafeler, havuzda gezinti yapabileceğiniz ördekler, yürüyüş alanları, bolca çocuk parkı, açık havada iştahı açılan benim gibi oburlar için mısır, dondurma… Ama çimler çok kötü… Çimden çok yabani ot demek daha doğru… Biraz bozkır… Biz cumartesi gittiğimiz için boştu… Gidenler konusunda çok bir fikrim yok yani…


Öncesinde başka bir mekanda olduğumuz için küçük cimcime ciciler içindeydi. Sonra yanımızdaki yedeklerle değiş tokuş yaptık… Börtü böceğe ve düşmelere önlem olarak kapalı bir şeyler giydirdik… Resimlerde eşofmanının neden çorapları içine tepildiğini merak edenler olabilir… Efendim o da anneannesi tarafından kenelere karşı alınmış bir diğer pratik önlem… Bu arada anlaşıldığı üzere anneannesi ve dedesi gelmişti hafta sonu için… Bob bol hasret giderdiler…


Buna sevinmeli miyim yoksa endişe mi etmeliyim bilmiyorum ama Nilsu yabancılama huylarını geride bırakıp, tamamen huy değiştirdi. Tanıdık, tanımadık yoldan geçen, yanına gelen herkese kucak açıyor. Kim istese kucağına gidiyor… Kimse alırken de bana sormuyor tabi… Aslında onun bu kadar sıcak bir çocuk olması hoşuma gidiyor ama yabancılarla bu denli iç içe olma isteği ve yabancıların da fütursuzca onu öpüp, koklamaları her zaman olmasa bile bazen rahatsızlık verebiliyor.

Pazar yani dün benim doğum günümdü… Annemlerde burada olunca Gölbaşı’nda bir restoranda kalabalık bir aile yemeği verdik... Yani verdiler… Sözde her şey sürprizdi… Ben de farkında değilmiş numarası yaptım tabii ki… Fark ettim ki arkadaş organizasyonu yerine aile organizasyonu, kafe- bar yerine yemek, değişen mahiyetteki hediyeler sanırım benim artık yaşlanıyor olmamın belirgin bir göstergesiydi… Ve yine fark ettim ki benim gerçekten çok özel bir kocam var…

2 Temmuz 2009 Perşembe

Ben oğlan değilim

Doğduğunda pespembe bir bebekti. Pembe kıyafetleriyle birlikte o kadar pembe duruyordu ki takılanlar olmuştu adını "Pembe" koyun diye. Hep içimden kel bir bebek olsun diye geçirmiştim. Hatta saçlı doğmasından korkmuştum bile diyebilirim. Kel doğdu... Yanakları al al, kabak kafa, tombiş bir kız verdiler kucağıma.

Çok içten dilemişim hala kabak kafa benim miniğim. Bir türlü uzatamadık saçlarımızı. Bir sürü toka aldık ama hiçbirini takamadık. Belki doğum gününe yetişir dedim olmadı. Tepede küçük bir fıskiyeye razıydım, onu bile beceremedik. O kadar uzak ki bizden, o fıskiyeler için nasıl bir toka kullandıklarını bile bilmiyorum.

Kabak kafamızın üstüne bir de pembeliğimiz gidip, esmerleşince iyice oğlana benzetmeye başladı insanlar. Babannesi her ne kadar şiddetle inkar etse de bu durumu, bence de pek kız çocuğuna benzemiyor. Cimcimeyi oğlan sananlara çok sık rastlamanın ötesinde, "Bak ikinciyi düşünüyorsan bunun arkası erkek" diyenler de tahmin edemiyeceğiniz kadar çok. Ben de bu sayede böyle bir inanışın olduğunu, üstelik pek çok kişinin bunu doğru kabul ettiğini, üstelik ve üstelik bu insanların her yaştan, her kesimden olduğunu hayretlerle gördüm. Bana kalırsa kız çocukları oğlana benzeyenleri sevindirmek için bulunmuş bir züğürt tesellisi.

Biz bu konuda komik anekdotlar da yaşıyoruz arasıra. Geçenlerde bir kadın Nilsu'yu oğlan sanınca, yanında bulunan 4-5 yaşlarındaki kızından fena halde fırça yedi. "Anne ayakkabılarını görmüyor musun? Oğlanlar hiç böyle ayakkabı giyer mi?" diye... Ama en komiği hafta sonu Gölbaşı'nda yaşadığımız olaydı. Göl kenarında yemek yediğimiz restoranda, Nilsu kollarını açarak bir kız çocuğuna doğru koşunca, annesi bombayı patlattı. "Tabii buldun gül gibi kızı, koşarsın böyle" Babası "Bizimki de kız" deyince kadıncağız elini ağzına götürüp, utançla "Aaaa" diyebildi sadece...

Başlarda belki vardı ama şimdilerde hiç rahatsızlığım yok bu konuda. Öyle ki 365 AVM'nde çok ama çok yaşlı bir adam, pusete yaklaşıp "Oğlummm, oğlummmm, ne güzel şeysin sen böyle" diye sevmeye başladığında hiç bozuntuya bile vermedim. O kadar içten ve sevgi doluydu ki, söylesem belki bozulacak, belki utanacak, belki üzülecekti pot kırdığını düşünüp.

Dün biraz süsleyip, püsledim... Toka olmasa da bandana taktık... Askılı elbisemizi giydik... Sanki biraz kıza benzedi ha?

Sıkıldık tabii, bu kadar yeter...

26 Haziran 2009 Cuma

13 aylık bir bücür

Kafamda ne yazacağımı netleştiremedim bir türlü. Daha başından daldan dala atlayacağım belli oldu sanki.

Uyku sorunumuz düzeldi sonunda. Umarım tekrar bozulmaz. Ama anladığım bir şey var Nilsu eline geçen her fırsatı kullanıyor bize karşı. Sadece iki gecede çözüldü hem de. Uyandığında onu kucağıma almayacağını görüp anlaması bu kadarcık sürdü işte ve birden bire saat başı uyanmaları ortadan kaldırdı. Bu iki gece boyunca ben yine uyumadan her uyanışında başucunda bekledim. Ama kucağıma alıp sallamadım. Bunu yapmayacağımı anlattım ona. Ve aslında ikinci geceye bile kalmadı demek daha doğru olur. Mucize bir şekilde ortadan kalktı gece uyanmaları. Sabahları daha mutlu, daha neşeli kalkmaya başladı doğal olarak. Ve tabii ben de…

Yeni eve alışamamasından çok korkuyordum ama hiçbir sorun yaşamadık bu konuda. Taşınır taşınmaz önce onun odasını alıştığı düzende yerleştirdim. Hiçbir yabancılık çekmedi.

Tam bir sokak çocuğu oldu diyebilirim. Hala dışarıdan eve girmek büyük bir sorun. O kadar ağlayıp, bağırıyor ki kapıdan girerken, sanırım tüm komşularımıza rezil oluyoruz. Bir sorun da salıncaktan indirmek. Bütün gün sallanabilir parkta. Balkon için salıncak bile aldık ama nedense aynı ilgiyi göremedi bizim bücürden. Çok yakınımızda bir park olması hem bana, hem Nilsu’ya yaradı. Akşam eve gelir gelmez birlikte parka gidiyoruz. Bu aralar çakıl, kumla birlikte kova, kürek ikilisi de çok revaçta.

Dün itibarıyla 13 aylık oldu benim kızım. Yürümek bir yana nerdeyse koşuyor. Ama düşüşler hala çok kontrolsüz ve ben dibinden ayrılamıyorum bu yüzden. Belki gereksiz bir tedirginlik bilemiyorum ama ben anne olmama rağmen babasından daha rahat olduğumu söyleyebilirim bu konuda. Koşuyor diyorum nerdeyse ama hala yerden kalkmayı öğrenemedi bücür. Çok dalga geçiyoruz bu durumla tabii.

Bana düşkünlüğü son sürat devam ediyor. İş çıkışında babaannesine almaya gittiğimde sevinç çığlıkları atıyor. Gelmeme yakın kapıda hazır bekliyormuş nerdeyse. Sabahları arkamdan ağlama kısmı çok canımı acıtıyor ama. Sevgisini sürekli yüzümü okşayarak gösteriyor.

İstemediği bir şey olduğunda önce kafa sallıyor. Baskılar devam ederse tepinip, göbek atıyor olduğu yerde adeta. Sabahları günlük süte geçtik ve çok sevdi. Zaten devam maması ve süt ürünleri onun için vazgeçilmez bir şey. Yemek konusunda eskisi kadar iştahlı değil. Bu aralar nedense yumurtayı reddetmeye başladı. Sanırım bıktı.

Korktuğunda sarılmayı öğrendi. Eğer kucaktaysa boynumuza, yerdeyse bacaklarımıza. Sarılıp, kafasını bacaklarımızın arasına bir sokuşu var ki inanılmaz sevimli. Taşınma sırasındaki matkap çalışmaları bu açıdan çok eğlenceli oldu. Bazen kalabalıkta yanlış insanların bacaklarına tutunduğu da olabiliyor tabii. Kafasını kaldırıp annesi olmadığını anladığındaki yüz ifadesi çok komik. Ama asıl komik olan insanların yaşadığı şaşkınlık.

Daha bilinçli, daha inatçı, daha kişilikli, daha ısrarcı, daha huysuz ve daha sevimli. Hepsi bir arada nasıl oluyor demeyin, oluyor işte.

Nilsu’dan 1buçuk- 2 ay büyük bir bebek ve annesiyle tanıştık parkta. Takır takır konuşuyor resmen. Anne ve baba olarak biz de erken konuşmuşuz ama bizimkinde tık yok. Anne baba bile yok. Yani var da, yok gibi işte…

Bu arada bu konuda geç kalmış olabiliriz ama dün ilk defa market arabasına binip öyle alışveriş yaptık. Benim için çok kolay oldu, onun için de eğlenceli. Niye daha önce denemedim bilemiyorum.

Bütün günlük koşuşturma içinde dün Lost 5. sezonu tamamen kaçırdığımızı fark ettim. Yuh di mi? Hem de bu kadar zaman geçtikten sonra… İş çıkışı gidip tüm bölümlerin cd’sini aldım. Gece başladık izlemeye. Yalnız tek bölüm. Oysa Nilsu’dan önce Lost, Heroes gibi sevdiğimiz dizilerin gecede 4-5 bölümünü arka arkaya seyrettiğimiz olurdu. Şimdi izlenmesi için sırada bekleyen onlarca film var. Olsun gece yine de çok keyifliydi. Ve Nilsu da sabah… Üstelik çok da sevimli…

22 Haziran 2009 Pazartesi

Burdayız

Uzun bir aradan sonra nihayet... Değil bloğa girmek nete bile girmedim bu 10 gün süresince. Taşınma olayına o kadar kaptırdık ki kendimizi, internet bağlantısını yapacak zaman bile yaratamadık kendimize...

Zormuş taşınmak... Sağolsun annem ve Babakuş çok yardımcı oldu bu süreçte... Ve tabii sevgili bücürüme bakan sevgili babannesi de can kurtaran vazifesi gördü bu anlamda.

"Yavaş yavaş hepsi olur" görüşüne inat hepsi bir anda olsun, bitsin istedim ben. Sevmiyorum öyle bir şeyin uzamasını, sünmesini... Güç olsun, geç olmazın yani... 1 hafta eşek gibi çalıştık tabiri caizse... Bitmeyen eksikler, susmayan matkap sesleri, perdeler gelsin, halılar yıkamaya gitsin, telefoncular gelsin, uyducular bir türlü gelemesin, yerler silinsin, kirlensin, yine silinsin, bir kez daha kirlensin, tüm kıyafetler, ıvır zıvırlar elden geçirilsin, kullanılmayanlar verilsin, mutfak eşyalar on kez yer değiştirsin, aralarda çarşı pazar yapılsın, paspas, abajur, masa sandalye alınsın, bütün sinirler gerilsin, arada herkes birbirini yesin....

Ama bitti... Sünmeden, uzamadan bitti... Yani bitti dediğim nerdeyse bitti... Kaldı tabii ki bir kaç ufak tefek eksik... Olsun hiç önemli değil... Şimdi yazın tadını çıkarabiliriz...

Nilsu'yla ilgili anlatmak istediğim çok şey birikti bu arada... Onlar ayrı bir post olarak ele alınacak. Yani umarım... Bu arada uzak kaldığım bu süre içinde pek çok blog arkadaşımızın önemli anlarını kaçırdım istemeden. Burdan özürlerimizi gönderiyoruz. Bizi merek eden, özleyen dostlarımıza da teşekkür ediyorum. Ayrıca bir önceki post için küçük bir zaman hilesi yapıldığını da buradan çıtlatmak istiyorum... Napalım ancak teknolojiyle buluşabildik:)

10 Haziran 2009 Çarşamba

Ortaya karışık

Kötülerden başlayıp iyiye gitmek en iyisi galiba... Hımmm en kötüsü ne olabilir ki? Tabii ki küçük cimcimenin her gün daha da kötüye giden uyku problemi. Artık bunun dişle de ilgisi olduğunu sanmıyorum. Doktorumuzun önerisiyle bir kaç gece İbufen verip yatırdım. Sonuç? En ufak bir değişiklik yok. Hatta daha bile kötüleştiğini söyleyebilirim. Sanırım bu uyanma işini alışkanlığa dönüştürüyor. İki gece önce saat 21.30'da yattı. İlk bir kaç saat sorun yaşanmıyor. Saat 24.00 gibi tam ben yatmak üzereyken uyandı. Yeniden uyutup yatırmam 00.30'u buldu. Sonra 01.30, 02.30, 03.30 da saat başı olmak üzere uyandı. Sonra yarım saate düştü ve 04.00'de ağlamaya başladı ve 1 saatten fazla direndi uyumamak için. 05.30'da ben sinir krizleri eşliğinde kızını babasına teslim edip (öyle zamanlarda onun kızı oluyor klasik) hönkürdemek üzere kendimi odaya kapattım. 15 dakika sonra uyumuş babasında. Bilmiyorum ama çok uzadı bu süreç. İnsanın doğasına aykırı bu durum. Bakalım önümüzdeki günler ne gösterecek.

Uykusuzluğun yanında bonus niyetine yorgunluk alıyorum. Küçük bir bebekle yapılabilecek en zor işlerden birini yaparak taşınıyorum. Bu hafta sonu bizim hanede küçük bir adres değişikliği yaşanacak. Küçük diyorum çünkü yeni evim şimdiki evime çok yakın. Yürüme mesafesinde diyebilirim hatta. Böylece incik cincik, kırılacak ne varsa bagaja atıp atıp götürüyorum fırsat buldukça. En azından mutfağımı yavaş yavaş yerleştirmiş oldum. Yoksa kaba eşyayla birleşince o hengamede insan kendini bile kaybedebilir. Önümüzdeki hafta da izin kulanacağım. Bir hafta içinde düzeni az çok kurarım heralde. Sağolsun annecim de burda. Bir elden girişiriz. Ortalık da dolanan cüceler için de önlemimizi aldık. Sabahları babannesine bırakıp, akşamları alacağım.

Nilsu tam sokak kızı modunda. Parktan, bahçeden eve girmek istemiyor. Bildiğin ayak direme. O küçük bedeniyle nasıl beceriyor bilmem. İstiyorum ki çimlerde düşe kalka oynasın, yuvarlansın ama ne mümkün. Kendisinden önce korkusu sararmış. Ya kene varsa endişesi. Hayır ben "Yok olmaz burda kene" desem bile etraftan huzur yok. Durum aile dışına bile taştı. En son üst kat komşumuz tarafından uyarıldım.
Havaların ısınmasıyla birlikte biz de yaz sezonunu tam anlamıyla açtık. Sandaletlerimiz içinde dolma ayaklarımız tam ısırmalık doğrusu. Küçük hanımın patileriyle pek samimiyiz zaten bu aralar. "Hanimiş ayaklar" diyorum, uzatıyor hemen öptürmek için. "Yerim senin kokmuş ayaklarını" diyorum, anlarmış gibi kikir kikir gülüyor. Bu arada büyük puset out, baston in... Biz de sıklaşan açıkhava gezmelerimiz için kolay katlanır, kolay taşınır, hafif ve kullanışlı bir baston arabaya terfi ettik. Oh be ne kolaylıkmış. Tatile giderken de çok iyi olacak bu.

İkinci azı da çıktı. Sıradakiler yolda... Pıtır pıtır geliyor. Yürüme konusunda epey geliştirdi kendini ama öğrenemedi hala kontrollü düşmeyi. Bir de düşünce bir naz, bir niyaz... Off offf çok şımardı benim kızım çok. Çok şımartıyoruz biz bu bücürü galiba...

3 Haziran 2009 Çarşamba

Son günlerde...

Yazacak ne çok şey birikti yine… Bloglarına her gün post giren insanlara özeniyorum… Elbet benim için de o günler gelecek… Yani umarım…

İlk yaş kutlamasının hemen ardından 12. ay kontrolü için doktorumuza gittik. Her şey gayet normal görünüyor… Doktorumuz kilo alımını diğer aylara oranla az buldu. Son üç ayda sadece 400 gram alarak yaklaşık 11 kiloya ulaşmış küçük cimcime… Geçen ay hastalığı boyunca doğru dürüst yiyip içmemişti miniğim… Aslında onun öncesinde başlayan bir iştahsızlık dönemi de var… Nedenini anlamadığım bir şekilde sürekli yemeyi reddediyordu… Ben de nazar değdi diye üzülüyordum kendi kendime… Çok zormuş yemeyen bebek bunu artık iyi biliyorum… Ama inatlaşmanın her şeyi daha kötü yaptığını da öğrendim… Ne zaman ki hasta oldu, acısı yüzünden bir şey yiyemeyecek duruma geldi, ben ancak o zaman rahat bıraktım küçük hanımı… Sonra kendine gelir gelmez toplamaya başladı… Hem minik bedeni, hem iştahı… Tabii bir de iyi tarafından bakmak lazım… Son 3 ayda 400 gram almış bir bebek olarak bile 11 kiloya ulaştıysa vardır her işte bir hayır…

Aşıya hiç olmadığı kadar tepki gösterdi bu kez bicim bücür… Daha önce ağlamazdı bile… Şimdi ağlamak ne kelime… Sakinleştirebilene aşk olsun… Sanırım bilinçlendiğinin net göstergesiydi bu… Doktorumuz 1 yaşla birlikte rutin bir göz muayenesi önerdiğini söyledi… Önümüzdeki günlerde bir de göz için doktora gitmemiz gerekiyor…

Geçtiğimiz cumartesi günü için sevgili Sibel beni telefonla arayarak kendi oyun gurubu ile birkaç annenin daha katılacağı ODTÜ buluşması için davet etti… Tabii sevgili Burcu ve sevgili Sermin’i de unutmamalıyım… Onlar da blog üzerinden yaptıkları davetlerle beni çok sevindirdiler… Biz özel işlerim nedeniyle biraz geç katılabildik… Kalkanlar bile olmuş… Ama ben gittiğimde en az 10 bebek ve anne ordaydı sanırım… Bu kadar kalabalık bir grup beklemediğim için çok şaşırdım… Gerçekten çok keyifliydi… Sibel-Emre, Burcu-Arda, Sermin-Çınar, Banu-Mira, Görkem-Yiğit, Çiğdem-Selin benim zaten bildiğim isimlerdi… Ama buluşmada çok tatlı minikler ile sevgili anneleriyle de tanışmış oldum ilk kez… Gerçi Nilsu kendini doğanın kollarına teslim etme ve güvercinlerin peşinde koşma konusunda o kadar ısrarcıydı ki diğer annelerle çok fazla sohbet etme fırsatı bulamadım…

Bu arada uyku konusu her gün daha kötüye gidiyor. Aradaki bir iki günlük sapmalar dışında sabaha kadar deliksiz uyuyan miniğim, gece boyunca defarlarca uyanıyor… Ve ben, sabahın erken saatlerine doğru iki oda arasında mekik dokumaktan bitap düşüp, maalesef yanıma almak zorunda kalıyorum… Peki uyanmalar bitiyor mu? Hayır! Sadece ben yataktan çıkmadan müdahele edebiliyorum… Ama özellikle dün gece tam bir felaketti… Yarım saatle başlayan uyku aralıkları bir ara 10 dakikada bire düştü… Sanırım tüm gücümle İMDAT diye haykırmak istiyorum…
EK: En önemli şeyi unuttum sanırım... Üst dişleri dörtledik. Altlar henüz 3 ama dördüncüsü yolda... Ve ben ön dişleri takip etmeye çalışırken gözden kaçırmışım... Nasıl atladığımı ben de bilmiyorum ama ilk azımız çıkmış... İkinci ve üçüncü yolda... Uykuyu buna bağlamak istiyorum... Bir nedenim olursa gücüm de olur çünkü...