16 Aralık 2009 Çarşamba

Pika pika


Kargaya yavrusu kuzgun görünür ya da kuzguna yavrusu şahin görünür… Ben çözemedim bu işi, hangisi doğrudur… Ama en azından şunu çıkarabildim… En kötüsü karga, en iyi şahin… Eh bu durumda kuzgun da ortalarda bir yerlerde kalıyor… Deyimin doğrusu her ne ise, işte ben öyle olmadım hiç… Bazen eleştirilere bile maruz kaldığım oldu bu yüzden… Ama ben öyleyim işte her konuda… Yani benim kızım en güzeli, benim kızım en akıllısı, benim kızım çok yetenekli filan diyemem… Hani çok kimse de söylemez ama içinden düşünür işte… Belki doğrudur, belki deyimi doğrulayan davranış şeklidir… Benim de kızım için ama kızım olduğu için değil, gerçekten öyle olduğu için söyleyebileceğim çok net bir şey var. Bu kuru kuruya anlatılmaz. Onunla sadece biraz vakit geçirenler hemen fark eder. Nilsu gerçekten çok sıcak, sosyal ve iletişim yönü çok gelişmiş bir bebek oldu hep… Sokakta, arabada, markette her gördüğüne el sallayan, öpücük yollayan, hiç tanımadığı insanlara bile kucak açan bir bebek…

Bu yönüne rağmen dil gelişimi çok da iyi olmadı küçük cimcimenin. Akranları 6-7 aylık anlamsız hecelere geçmişken, bizimki dut yemiş bülbül gibi bakıyordu sadece. Akranları ilk kelimelerini söylerken bizimki henüz hecelemeye geçmişti desem abartmış olmam hani.

18. ay kontrolünde doktorumuz yaklaşık kaç kelimesi olduğunu sordu… “Pek iyi değil, 20-25’tir herhalde” dedik… O ise iyi olduğunu söyledi… Kime çocuk çok önde olurmuş ama 18 ayda 10-15 kelime gayet normal kabul edilirmiş… Şaşırdım… Benim de, babasının da 1 buçuk yaşında basit cümleler kurduğunu düşününce bana çok da inandırıcı gelmiyor… Yani ben doktorumuzun yalancısıyım…

Eve gidip şöyle bir not alayım dedim… Hatırladıklarım 30’u geçmiş… İyi mi kötü mü bilemem… Ama bu aralar konuşma konusunda çok istekli olduğunu gözlemleyebiliyorum… Unutmadan, heyecanımızı kaybetmeden bloğa not düşmek istedim.

Baba
Dede
Tiyze
Babağ (Babanne)
Abi
Bebe
Atta
Çiçi (cici)
At
Açç
Bu (Su)
Büt (Süt)
Buz (Muz)
Bitti
Gitti
Parka (Park)
Hayır
Dikka (Dikkat)
Ku (Kuş)
Miyam (Kedi)
Hoh ho (Köpek- Hav Hav)
Nene (Uyku)
Bilav (Pilav)
Hamm (Yedir, ısırt anlamında)
Korki (Korkuyorum)
Kak (Kalk)
Otur
Gel
Akka (Ayakkabı)
Koy

Bunlara ek olarak babasının, dedesinin, eniştesinin ve son günlerde sevgili Burcu’nun oğluşunun ismi… Yani Arda… Bir de hala ne olduğunu çözemediğim bir kelimesi var… Pika pika…

Dip: Bu arada belirmeliyim ki henüz cümleler geçmemiş olsak da her istediğini çok güzel ifade ediyor. Anlatamadığında elimizden tutup istediği şeyin yanına götürüyor...

Dip 2: Ve bu arada beli belirsiz anni gibi bir şeyler söylemeye başlamış olsa bile hala net bir anne yok!

15 Aralık 2009 Salı

Tipitipler







Burcu ve Sermin, yanlarında muhteşem kavalyeleriyle birlikte bizdeydiler cumartesi günü… Bizim evin küçük hanımı zaten bekliyordu bu misafirliği… Zira annesi bir gün öncesinden kendisine bahsetmişti… Beni arabada eve dönerken tepkisiz ve de sessiz bir şekilde dinleyen küçük hanım meğerse her şeyi anlamış, hatta kendi içinde heyecan yapmış…

İlk olarak Arda ve Burcu ikilisi geldiler… Nilsu henüz uyuyordu onlar geldiğinde ama hemen uyandı… Odasına gidip, beklenen misafirin geldiğini söylediğimde beni bile şaşırtacak kadar heyecan ve coşku gösterdi… Üstünü nasıl giydirdim bilmiyorum… Yerinde duramıyordu bir türlü ve kendi diliyle bir şeyler söylüyordu… İlk kez bir araya gelmelerine rağmen çok sıcak karşıladılar birbirlerini… El ele tutuşmalar, dudaktan öpüşmeler (ki bunu hayret ve şaşkınlıkla izledik) ve unutulmaz diyaloglar… Konu salıncak olunca bir ara bozuşur gibi olsalar da durumu çabuk kurtardılar.

Çınar ve Sermin ikilisinin de gelmesiyle kadro tamamlandı. Bu kez Arda ile Çınar arasındaki çekişme görülmeye değerdi… “Ne seninle, ne sensiz” diye bir deyim vardır ya… Tam da öyle bir durum onların ilişkisi… Ben sanırım en çok onlara güldüm… Çok tatlı bir çekişme var aralarında… Çekişme dediğime bakmayın, çok da seviyorlar birbirlerini… O yüzden komik ya zaten… Bir ara oğlanlar yerde araba sürerken, Nilsu müziği açmış kendi kendine dans ediyordu… Cinsiyet ayrımı bu kadar erken başlıyor işte… Sonuçta bisikleti paylaşmada birazcık (!) sorun yaşasalar da, birbirlerine kurabiye yedirecek kadar da uyumluydu her biri…

Dip: Biz çok eğlendik ve asıl biz inceliğiniz için teşekkür ederiz:)

14 Aralık 2009 Pazartesi

Küçük tosbağa


Geçenlerde Deniz, Yaz’ın komik hallerine ilişkin bir şeyler yazmıştı… Emeklemeyle ilgili… Fark ettim ki hiç bahsetmemişim… Unutmadan yazayım istedim… Unuttuklarım, hep hatırladıklarımdan fazla olacak ama…

Nilsu hiç yüzüstü durmayı seven bir bebek olmadı… Ben şöyle kolları güçlensin diye çevirdiğimde kıyamet kopartıyordu… Bebeklerin çoğu 3-4 aylıkken dönmeye başlarken, bizimki nerdeyse yaşına kadar dönmedi… Şaka değil bu ama… Önceleri endişelenip doktora sordum… Bazı bebeklerin yüzüstü pozisyonu sevmediği için geç döndüğünü, bunun gelişmesiyle ilgili bir anormallik olmadığını söyledi… Bir ara kızıma döndürme çalışmaları yaptırdığımı bilirim… Ama baktım sonuçta bir değişiklik yok, ben de vazgeçtim boşa kürek sallamaktan…

Hal böyle olunca, yani bizimki yüzüstü pozisyona bir türlü geçemeyince emekleme olayı da otomatik olarak atlanmış oldu… Hatta emekleme olmadığı için oturduğu yerden kalkması da bir hayli zaman aldı… 11 ayını doldurmadan yürüdü… Emeklemeyi hiç bilmedi… Yürüdü ama düştüğünde kalkmayı çözemedi… Komik bir kızım var benim diye boşuna söylemiyorum…

Derken yürümesi gelişti, kalkmayı öğrendi, çömelmeyi söktü hatta koşmaya başladı ama emeklemenin ne olduğuna dair bile hiç fikri olmadı… Ve bir gün biz Mygym’e gittik… Fark ettim ki emeklemeyi bilmeyen tek çocuk bizim bücür… Tünellerden geçecek ama nasıl… Diğer bebekler pıtır pıtır geçerken bizimki şaşkın şaşkın bakıyor… Anlattım durumu, hocalar da şaşırdı…

Sonraki günlerde babası beni emekleme çalıştırmaları yaparken bulunca çok dalga geçti “Çoktan yürümüş bir çocuğa emekleme mi öğretilir” diye… Anlattım durumu… Kimseler duymasın bir ara birlikte emekledik evin içinde… Neyse ki çabuk kavradı. Şimdi bunu genelde bir oyun gibi görüyor… Hatta ara sıra emekleyerek araba bile sürüyor… Ama nasıl desem, ustalaşamadı hiç… Yani diğer çocuklar fırlayıp giderken, bizimki biraz kaplumbağa hızında kalıyor biraz… Olsun… En azından artık tünellerden geçebiliyor…

09 Aralık 2009 Çarşamba

Asabiyim ben


Uyku konusu hastalığından beri iyice zıvanadan çıktı diyorum ya… Zıvanadan çıkmak deyimi az mı kalır diye düşünmeye başladım… 17. ayı doldurduğu günden itibaren 4 gün deliksiz uyumuştu sabaha kadar… Nasıl sevinmiştim… Kesintisiz olmasa da her daim, ara ara molalar oluyordu… Bir kez uyanmalar, ne bileyim kalkış saatine kadar olmasa da mesela 5’e kadar sorunsuz bir uyku… Kötü günler de oluyordu ama dengeliyordu işte bir türlü…

Çok kötü bu aralar… Kitaplar, yöntemler fayda vermiyor… Yanıma bile almaya başladım… Yok, yok… Annesinin kolları arasında uyuyan bir bebek her saat başı yatağın içinde uyanıp, ağlayarak ayağa kalkar mı? Yanımda değilse bazen yarım saatte bir uyanıyor…

Uykuyu çok seviyor… Hep rutinlerimiz oldu uyku konusunda… Saati geldi mi kendi ister uyumayı… Geciktirdik mi elimizden tutup odasına götürür… Başını yastığa koyar… Yaz tatili dönüşünden beri ayakta salladığımız için çabuk da dalıyor… Öncesinde yatağında kendi kendine uyurdu oysaki… Ama yine de gece uyanmaları sık sık olurdu ilginç bir şekilde… İlk birkaç saat sorunsuz geçiyor… Gece 12’den, 1’den sonra başlıyor kabus… Bir de 7.30- 8 gibi kalkan, hatta bazen şaşırtıp 9’a kadar uyuyan bücürüm son moda 6.30’da uyanıyor… Bir daha uyutmak ne mümkün… Hem bölük pörçük, hatta parça pinçik bir uyku, hem de gün ağarmadan güne başlama… Ona da, bize de yazık… Artık şaşırmış durumdayım… Ve tabii bitik… Gerçi o, gün içinde çok keyifli ama…

Uyurken şu güzelliği olmasa ben tavır koymayı bilirdim ama o kadar masum, o kadar küçük ki… Yine de arada ben de zıvanadan çıkıp olayı gerilime dönüştürüyorum… Sonra da tarifsiz bir vicdan azabı başlıyor içimde…

Bilmem ne kadar süre şu kadarcık uykuyla çocuğumu büyüttüm ve bundan hiç şikayetçi olmadım diyen annelere şaşıyorum… Uyku vazgeçilecek bir lüks değil ki… Bedensel bir ihtiyaç yahu… Bedensel ihtiyacını karşılayamayan bir anne nasıl çocuğuna yetebilir? Nasıl onun enerjisine uyum sağlayabilir? Uykusuzluk insanı asabi yapar, asabiyet ise huzursuz… Huzursuz bir anne ne kadar sağlıklı bir çocuk yetiştirebilir ya da ne kadar mutlu edebilir çocuğunu? Bilemiyorum belki de bende sorun… Belki de ben bu kadar dayanıksız, bu kadar çürük çıktım…

08 Aralık 2009 Salı

Çok hassasız biz çoook


Bayramdan önce Kavramlar serisinin yeni bir kitabını almıştım… Şu sesli, müzikli olanlardan… Duyguları tanıtıyor… Yeni bir kitap, yeni sesler farklı geldi bizim bücüre… Çok sevdi önce… Aslında hep sevdi… Hala da seviyor… Sadece tepkiler çok ilginçti…

Üzüntü- ağlama, mutluluk- gülme, kızgınlık- hmmm şeklinde bir kızma efekti ve şaşkınlık-aa şeklinde bir efekt… Önce keyifle okuttu bana… Düğmelere basıp, merakla izledi… Ben ve babası sesimiz yorum katarak okuduk hatta… Sonra ne olduysa bir şey oldu… Bizimki kendini kaptırdı olaya… Gülme tuşuna basınca gülücükler attı, ağlama tuşuna basınca 3 saniyede farklı bir moda girip ağlamaya başladı… Şaşırmaya basınca aniden susup o da şaşırdı… Ve bu yalnızca bir kez olmadı, defalarca tekrarlandı 3-4 gün boyunca… Ne diyeyim kızım ya rol kesmeyi ya da empati kurmayı çok iyi beceriyor…

Bir türlü videosun kaydetmedim… Hani hep sonraya atarsın ya… Çok pişmanım… Zira artık bu tepkileri vermiyor… Ya alıştı, ya sıkıldı… Oysa gören, tanık olan herkesi bitirmişti…
Blog Widget by LinkWithin